yolcu

neyi kaybediyoruz

HAYA Haziran 8, 2007

Kategori: Hatırlanılacaklar — yolcu44 @ 1:17 pm

ALLAH RASÜLÜ’NÜN BİZE MEKTUBU!..

MEKTUP

Esselam-ü aleyküm ve rahmetü-llahi ve beraketüh!

Sevgili ümmetim!

Cenab-ı Allah, bazen zaman ve mekanı kaldırıverir gözümün önünden. O zaman sizi görüyorum. İyi ve güzel hasletlerinizi görüp sevinirken, günahlarınıza ne kadar üzüldüğümü bilemezsiniz. Onun için bu üzüntülerimi bildirmek istedim. Ola ki, bir daha düşünür de, dönüverirsiniz hatalarınızdan. Bu mektuptaki yegane amacım budur…

Muhterem Ümmetim!

Bana kırılmayın lütfen. Sizde gördüğüm ve duyduğum yanlışları dile getireceğim:

1-Benim getirdiğim yüce kitabım Kuran-ı Kerim’in dediklerini sıkı sıkıya sorguluyorsunuz da, gazetelerin yazdıklarına TV’nin söylediklerine araştırmayıp neden hemen inanıyorsunuz?.

2-Benim hadislerimi duyduğunuzda, “Saçma!” diyecek kadar ileri gidebiliyorsunuz. Ama dizi filmlerini, Amerikan-Avrupa filmlerini hiç saçma bulmuyorsunuz!.

3-Bir iki ayet ezberlemek için hiç çaba sarf etmezken, onlarca, hatta yüzlerce şarkı türkü iki dakikada kafanıza giriveriyor.

4-Sen, ahlak, edep haya nedir bilmeden açılıp saçılırken, çağdaş oluyormuşsun ey kadın! Peki, mü’minlerin annesi benim güzel eşim Hadicetü-l Kübram, gerici yobaz mı oluyor? Sen O’ndan daha akıllı, daha mı imanlısın?

5-Sen, Ey Aişe’min, Fatıma’mın adaşı olan ümmetimin kadını! Cenneti ayağının altına onlara hakaret edesin diye mi serdi Allah? Benim Ayşeciğim, senin kadar bu dini bilemedi mi yoksa? Sen hiç kendini Cennet’in ayağının altında olduğuna inanıyor musun? Layık mısın sen buna? Ne kadar anasın ve ne kadar kadın?..

6- Yine Sen Ey Ümmetimin kadını! Sabahlara kadar -Muhammed Ümmetinin Kadınları!- için ağlayan, ağlayıp ta gözyaşlarını şişelerde biriktiren, canım kızım Fatıma’ma olan sevgin bu mu? O’nun gözyaşlarına ne kadar sadıksın sen? Bunun hesabını verebilecek misin?..

7-Bir rahibe baştan ayağa örtülüyken; “Efendim, onun inancı öyledir“ diyebiliyorsun da, neden örtülü bir bayan görünce, “Baskı altında, kadınlığını bilmiyor, bu çağda bu kafa, olur mu canım?” gibi laflar ediyorsun? Bir Müslüman kadına, rahibe kadar saygı göstermemendeki amacın ne? Çağdaşlık mı, özgürlük mü?..

8-Bir Yahudi sakal bıraktığı zaman “İnancı gereği” deyip saygı duyarken, bir Müslüman sakal bırakınca, “Kökten dinci, aşırı dinci, irticacı” diyorsun? Peki, nedir irtica? Allah’ı sevmek midir? Bana itaat midir, Kuran yolunda gitmek midir? Nedir irtica, söyleyin lütfen!.. Yoksa bana, özüne dönmek midir bu irtica?.. Sen bundan utanıyor musun yoksa..? Bana gelmek istemez misin sen ?..

9-Batılı, bir adam öldürdüğünde, hangi dinden olduğu sorulmazken, bir Müslüman birini öldürdüğünde neden hemen DİNİ SANIK muamelesi görüyor? Neden hemen Müslümanlığı atılıyor ortaya?..

10-Batılı, Müslüman ülkeyi işgal ederken, “ONLARIN SORUNU” diyorsun da, onlara karşılık veren Müslümana neden “TERÖRİST” muamelesi yapıyorsun? İslami Terör dediklerinde, hiç yüreğin sızlıyor mu? Filistin’de çocuklar tanklar altında ezilirken, Irak’ta Müslüman kadınlar kötü emellere alet edilirken hiç ciğerin yanıyor mu? Sofrada lokma boğazına diziliyor mu? Ne kadar düşünüyorsun Müslüman kardeşlerini? Bir gün senin de başına gelebileceğini hiç düşündün mü?..

11-Siz Muhammed Ümmeti erkekleri! Allah kitabında, içkiyi haram kılmışken, sen hangi akla hizmet edip de içiyorsun içkiyi? Özel gün, güzel gün deyip içerken, arkadaşının hatırını kırmazken, Allah’ın kırıldığını biliyor musun? Yoksa Rabbinin sana kırılması senin için bir anlam ifade etmiyor mu? Ne diyeceksin O sorduğu zaman?

12-Allah; fal, kumar, şans oyunlarını şiddetle yasaklamışken, senin kalemin neden sayısal loto, toto yazıyor? Neden milli piyango at yarışıyla uğraşıyorsun?

13-Size bıraktığım iki nimet olan, Kuran ve sünnetime sarılmak varken, sen bütün vaktini nerede harcıyorsun? Kahvede mi, TV başında mı? Oysa biz tüm vaktimizi size iyi bir din bırakmak için harcadık.

14-Biz meleklerle arkadaşlık ederken, senden Şeytan bile kaçıyor.

Biz Allah ile sohbet ederken, senin konuştukların, sevdiklerin Allah’ın hep düşmanları… sevmedikleri…

Şeytan bizi gördüğü zaman, firar edip kaçarken, sana kıs kıs gülüyor. Neden gülmesin ki; haram mal kazanıyorsun, kul hakkı yiyorsun, namaz yok, sadaka yok, ana babaya itaat yok. Sadece kendini düşünüyor, bencil yaşıyorsun. İblis’in tam bir dostu olmuş öyle yaşıyorsun.

15-Ben anam Amine Hatun’dan doğar doğmaz; “ÜMMETİM!” derken, sen beni hiç anmıyorsun bile.

Ben, miraçta Allah’ın huzurunda yine; “ÜMMETİM!” diye haykırırken, sen bana itaat etmekten utanır olmuşsun.

Ve ben ölüm döşeğinde, damarlarımdan tatlı canım çıkarken; “ÜMMETİM!” diye mırıldanırken, sen bana belki de hakaret ediyorsun. Mertlikten, yiğitlikten bahseden sen!..

16- Neyi üzülüyorum biliyor musunuz? Mahşer günü toplanıldığında, eli yüzü, başı ayağı nurlular gelecek. Abdest azalarınızdan sizi hemen tanıyıp, “İşte!.. Evet Rabbim benim ümmetim bunlar!” diye sevinçle haykıracağım.

Fakat, bu azaları nurlu olmayıp kara kara lekeli olan ve amel defterinde, içki-kumar-zina yazan ümmetim geldiğinde, ben Allah ve meleklerinin yüzüne nasıl bakacağım? Allah bana; “Şefaat etmek istediğin ümmetin bunlar mı?” dediğinde, nasıl cevap vereceğim onu düşünüyor ve üzülüyorum…

17-.Ne olur benim canım ümmetim! Bükmeyin benim boynumu! Ben size ne yaptım ki bana itaat etmiyorsunuz? Ne olur, mahcup etmeyin beni! Ben sizin çokluğunuzla övüneceğim! Ama siz birbirinizi kırıyor vuruyorsunuz!..

18-Ama ne olursa olsun, benim canım ümmetlerim! Ben sizi seviyorum. Siz bana itaat etmeseniz de seviyorum sizi. Allah izin verdiği müddetçe, şefaat edeceğim hepinizi. Yeter ki mücadele edin, yılmayın, çalışın!..

Allah beni Cennetine koydu. Peki ben sizi alıp bağrıma asmadan, sizinle Firdevs-i Ala’da buluşmadan, her birinizi alıp komşum etmeden, girer miyim o Cennet’e!.. ben o Cennet’in bağını bahçesini, yeşilini çimenini, gülünü çiçeğini, dalını yaprağını ne edeyim, ne edeyim ümmetim orada yoksa, ne edeyim siz yoksanız, ne, ne edeyim?

19-Ben ne mücadeleler verdim Ebu Cehilller’e, Ebu Lehebler’e karşı! Biliyorum, sizin de var Ebu Cehiliniz, Ebu Lehebiniz. Ama benim ümmetim güçlüdür, kuvvetlidir. Asla aciz değildir. Eğer isterse ve benim yolumdan giderse, nefsini de yener, o Ebu Cehili de ve Şeytana da.

O’nu kimse yenemez. Yenemez cehalet, yenemez bu yirmi birinci asrın çirkefliği. Yenemez Ebu Cehiller ve onların zihniyeti, yenemez.

Haydi ümmetim!.. Haydi ümmetim!.. Haydi!.. Haydi!.. Haydi Allah’a!… Haydi Kuran’a!.. Haydi İslam’a!.. Haydi Felaha!.. Haydi Namaza!.. Haydi Kurtuluşa!…

20-Ey Ümmetim! Hepiniz kardeşsiniz. Birbirinizi sevin ve kenetlenin. Ayrılmayın. Ve unutmayın ki!..

“KURTULUŞ; ANCAK İSLAMDADIR!”

ALLAH’IN SELAMI, RAHMETİ BEREKETİ ÜZERİNİZE OLSUN!

O’NA EMANET OLUNUZ!

Peygamberiniz: HZ. MUHAMMED MUSTAFA (S.A.V)

 

Nisan 11, 2007

Kategori: Hatırlanılacaklar — yolcu44 @ 3:50 pm

Nazlım,Niyazlım,Namazım ! Niye Terkettin Beni..?

Bekledim… Baktım ki geldiğin yok… Dedim hele şuna bir mektup yazayım… Hâlimi anlatıp, “Gel!” diye yalvarayım… De hele, neye gücendin? De hele, niye bıraktın beni?
Hakkını veremedim hiç tamam… Bir zamanlar hiç unutmazken buluşacağımız vakti, sonraları unutur oldum… Bazen yük geldiğin oldu bana… Seni beklerken, eski heyecanım kalmadı… Sana aşkla bakamadım… Seni ilgisiz bıraktım… Ettim bir eşeklik! Ama be canım, ne demeye uydun sen bana! Ne demeye çekip gittin!?
Gerçi, haksız değilsin… Ne desen, ne etsen haktır bana… Oyalanmazsın elbet ben gibi dökük bir handa… Herkes gibi sen de pek, sağlam yerler ararsın… Çürükle halvetlikten, elbette hoşlanmazsın… De ki mecnûn ararım, beni unutmayacak… Benimçün işin gücün bir kenara koyacak… Ne diyeyim, doğrudur, gün geldi, işim için seni ihmal ettim.
Bilenler, farzını, sünnetini, hükmünü anlatıyor… Edebinden bahsediyor. Seni huşû ile ifâ etmekten, sana dalıp, dünyayı unutmaktan bahsediyor. A canım, ben ne anlarım o işlerden… Ben senin az biraz huyunu bilirim o kadar. Ve sanırım, huyuna suyuna gidemedim…
Az biraz dedimse, küçümseme!.. Aslında tanırım seni… Bilirim ne nazlı olduğunu… Bilirim incelik beklediğini… Şimdi, aramızda yabancı yok, bak, hadi söyle, niye bıraktın beni?
Derdin ki bana, abdestini al… Güzel elbiselerini giyin… Kokularını sürün… El âleme giderken süslenmeyi biliyorsun! Hadi, benimle buluşacağında da şık ol… Ama ben, bazen pek güzel geldim sana… Bazen pek darmadağın… Acep diyorum, bu mu zoruna gitti? Kılığımı kıyafetimi, kokumu mu beğenmedin? Hani suyla, sabunla, miskle gidermeye çalıştım da, yine de o hassas burnun, kalbimdeki necâsetin kokusunu aldı, beni ondan mı terk ettin?
İsterdin ki, buluşacağımız yer tertemiz olsun… Ne bileyim, temizdi zannederim… Öyle pek sevmem iş yapmayı bilirsin… Ama be canım; toz, necâset değil ki… Yine de, acep diyorum, ona mı gücendin?
Ört derdin… Ört kendini… Tek teli görünmesin saçlarının… Topuklarını kapatsın çorapların… Bana edeple gel… Nizamla gel… Ama ben, üşendim bazen, çorap giymeye bile… Bazen, özensiz olurdu başörtüm… Yoksa, buna mı içerledin?
Yoksa hiçbiri değil de… Sana hakkıyla yönelemeyişim mi üzdü seni? Yönümü, bir silüet olarak sana dönmüşken, aklımın nice başka yönlere koşturması mı zoruna gitti… Hani, sana doğruymuş gibi dururken, aslında, nice yerlerde gezinir gelirdim… Bedenim seninleyken, kalbim, ruhum, dolaşır dururdu uzaklarda… Seninle hemhâl olmuş görüntümün altında, nice keder, nice şüphe, nice vesvese yaşayışım mı mâlûm oldu ki, bırakıp gittin?
Nazlım! Yoksa, dediğin saatte gelmediğim için miydi sitemin? Hani, sana yönelmem gerekirken, işlerimi bitirmeye çalıştığım, hattâ bazen, seni her şeyden sonraya bırakıp mahzun ettiğim zamanların acısını mı çıkartıyorsun? De hele, ne olur! Tâ ezelden verdiğim: “Vaktinde gelmek” sözünü tutamadığım için mi kırıldın? Tamam haklısın… Vakitli olursa güzeldir, her iş… Ve elbet sen, vaktinde hazır olunmaya pek lâyıksın…
Ya da belki, o firâsetli gözlerinle, kim bilir nasıl derûnuna baktın da, gördün, kalbimin harap vaziyetini… Hani, sana niyetlenirken dilimle, kalbimin nasıl da başka başka arzulara dalıp gittiğini fark ettin… Ne bileyim, belki, sana niyet ederken, nice gaflet yaşadı da kalbim, riyaya, kibre sürüklendim, bunun için terk ettin…
Ah be nazlım! Ne yapayım, kalbimin bir ipi yok, ki tutsam da çeksem, uzağa kaçtığı zaman… İşte, sana bunları yazarken bile, sırf gidişinin değil, başka düşlerin kederiyle içi yanmada… Ne yapayım ki, sadece sana değil, bu sebeple, kalbim herkese yaban kalmada…
A nazlım! Sana niyetlenip de, başkalarına dalışım üzdüyse seni… Sende gibi görünüp de, uzaklarda oluşum üzdüyse, ne diyebilirim?
Ama kim bilir, belki de, seninleyken, dünyayı ellerimin arkasında bırakamayışımdan rahatsız olmuşsundur. Başım secdede iken, az mıydı sanki, kaybettiğim bir eşyayı düşünmelerim? İsterdin bilirim… Seninleyken, bütün kâr-zarar hesaplarından sıyrılıp, sadece sana bakayım, bakışlarınla sarhoş olayım isterdin… Seni seveyim, o kadar ki, sana durmuşken, ne sağımı, ne solumu göreyim… Hani, aşkın gözü kördür derler… Bilirim sana aşk ile durmamı beklerdin.
Kim bilir ne de çok özlüyorsun, sahabenin kıldığı o namazları… Hani, baldırlarına bir ok saplansa, kendilerini unutmak için sana niyetlenir de… Okun çıktığını hissetmezlermiş bile… Ah be nazlım! Şimdi âhir zaman bilmez misin? Bilmez misin ki, imanımız elimizde kor gibi durmada! Zaten o kor dahî hikâye! Zaten her şeyim şüpheli, her hâlim defolu! Ne olduğum belli değil zaten! Sırası mıydı yani, bir de sen bıraktın gittin!?
Belki de, sadece sendeyken ayakta durup, haksızlıklar karşısında pısmışlığımdır, seni kızdıran… Hani, sendeyken, başım, sırtım dimdik kıyama durup, sağda solda ezilmekte olan nicesi için, parmağımı bile kımıldatmayışıma kızmışsındır belki… Öyle ya… Kıyam, sadece senin bir parçan olarak kalmamalıydı. Tüm hayatıma yayılan ve cesurca, haksızlıklar karşısında da dimdik durabilmemi sağlayan bir idman olmalıydı. Kıyam… Evet ya… Kıyamı sadece sana mahsus bir basit harekete dönüştürüp, korkaklığa ve yılgınlığa düşüşümden rahatsız olmuşsundur belki… Nefsimin azgınlığı ve yersiz istekleri karşısında da… Şeytanın fısıltıları karşısında da kıyama geçebilmeliydim… Tabi yaa… Seni, bütün hayatımı kaplayan bir sevda gibi yaşayamadığıma içerledin!
Ya da, belki sadece dilde kalan duâlarımdı seni üzen… Doğru düzgün hissetmekten geçtim, anlamlarından bile gâfil olduğum âyetleri, sadece, ağız alışkanlığıyla, hızlı hızlı okuyup da, bunu da okumadan sayışıma mı bozuldun? Ki dile gelişleri bile yarım yamalak, eksik gedikti… Hâlbuki Hak’la konuşmak olmalıydı, sende okumak! Bulaşık yıkarken türkü mırıldanmaya benzememeliydi. Ne yalan söyleyeyim, çoğu zaman, sendeyken alamadığım hazzı, bir türkü söylerken hissettim. E tabiî bakmazsın yüzüme! Ben sana âşık olamadım!
Eğildim… Kıyamlarımın beni dik başlı yapmaması için, eğilmemi öğütlerdin çünkü. Yoksa, diyorum, rukûlarda söylediğim o, “Sübhâne Rabbiye’l-Azîm”lerin içi mi boştu ki? Hani hem, O’nun bütün eksikliklerden münezzeh bir güç olduğunu söyleyip, hem de yine O’nun yaptıklarında kusur buluşlarım mıydı seni küstüren? Öyle ya, mademki eksiklikten münezzehti, her yaptığı da mutlaka, bir sebeple, bir hikmetleydi… Sabredemeyip, şikâyet ettim. Bel çalıştırmaktan ibaret bir beden hareketinden öteye geçmeyince… Ubûdiyete götürmeyince rukûlar beni, dedin ki belki: Boşa kürek sallıyorum, burada vakit kaybetmeyeyim!
Âhh, neler neler geliyor aklıma… Yoksa diyorum, alnım yere değmişken, aklım havada olduğu için mi darıldın? Kalıbım, sevgilisinin ayaklarına kapanmış, mahcup ve yanık birininkini andırırken, kalbim, ukalaca ve âsice çarptığı için mi? Hani “Subhâne Rabbiye’l-A‘lâ!” sözleriyle yüceltirken Rabbini, bir yandan, o en Yüce’nin râzı olmayacağı laflar edişine mi kızdın dilimin? Âhh, o dil var ya, o dil! Kemiği yok işte mübâreğin! Hem canım, sen ne diye takıldın ki, o densize?!
Ya da ona takılmadın da belki, yerinde duramayan, jet hızıyla bir çukura, bir zirveye gidip gelen hâllerimdi seni üzen… Ânı yaşayamadım doğru-düzgün, evet… Sadece, anlık yaşadım her şeyi… Samimiyet ve istikrar bekledin… Veremedim…
Selamlarım, Kirâmen Kâtibîn’e idi ama… Beş vakit selam verip, yine de onların varlığından gaflete düşüşümdü belki, gidişinin sebebi… Her yaptığımı… Ve yapmam gerekirken yapmadıklarımı yazan… Her söylediğimi… Ve söylemem gerekirken sustuklarımı yazan… Her kaçtığımı… Ve kaçmam gerekirken yakalanıp kaldıklarımı belgeleyen o yazıcılar mı şikâyet etti beni sana? Bilmiyorum ki…
Şimdi söyle! Sıradan bir kumaş parçası, işe yarar bir elbise olana kadar, kaç iğne darbesi alıyor, kaç kez ateş altına yatıyor bilir misin?! Sitem yüklü gidişini, hasret çektirişini, işte buna yoracağım! Zira, sen benimleyken, ben benimleydim. Seni benden ötürü zannederdim. Ben sana sahibim, sen bana tâbîsin sanırdım… Meğer ben, başıma bile sahip değilmişim nazlım! Meğer tâbî olmak öyle kolay mesele değilmiş! «Kıldım» demesi kolay da seni… «Kılması» zor imiş…
Diyorlar ki: O gittiyse gelir… Sen ondan gittiysen, seni beklemededir… Ben işte burada, eli-kolu kırık, gücü bitik, kendine pek yenik ve ezik bir hâlde, gelişini bekliyorum. Bir yere gitmedim… Şimdi, dersin ki belki, ben seni nasıl duyayım, uzaklara gittim, seni terk ettim…
İnanmam be güzelim! Hissediyorum, yakınlarımdasın… Sana bunca ihtiyaçlıyken, seni bunca dibimde hissederken, Fîzan’da olsan ne çıkar?
Bilmem mi seni! Terk etmiş gibi yapıp, beni peşine düşürmek niyetin… Ama işte… Peşine düşüp de yakalayacağımı ve seni hiç bırakmayacağımı söyleme zamanlarım gerilerde kaldı. Büyük konuşmamayı öğrendim. Anladım ki, sen benim hakkıyla beklemeye ve karşılamaya güç yetiremeyeceğim, ancak, bana lûtfedilen ve şükründen âciz kaldığım bir nimetsin… Emirsin… Boynumun borcusun… Fakat o kadar miskin ve öylesine fakirim ki… Vallahi, senden ancak, âmirler âmiri seni bana hediye ederse, istifade edebilirim. Hakkında, “Ben namaz kıldım!” demekle, ancak gafletteymişim. Bütün hayatıma yayılmayan kıyamlar, kıraatlar, secdeler ve rukûlardan ötürü, seni de sahte etmişim.
Şimdi, işte tüm bunlara rağmen, gel!.. Ben böyle çürükken, sen sapasağlam lûtfet, bana kendini… Ben böyle hastayken, sen sıhhatle lûtfet seni… Ben yaşayan bir ölüyken, sen, dipdiri, capcanlı ve coşkulu bir âşık gibi, bana gel! Hakkını veremeyeceğimi bil, râzıysan gel! Yok, işte ne yapayım, yok, sarhoş olamıyorum! Ben böyle yarı ayık ve kayıkken, sen mest ü hayran ol, bana rağmen bana gel! Ben eksikken, bütün varlığınla sen koş bana… Zira “Ben” sana koştuğunu zannedince, burnu havaya dikiliyor. Burnumu sürtercesine utandır da, tüm pişkinliğime karşın, hadi, gel! “Ben” i beklersen, işte, dokuz canlı bir nefisle, keçi gibi inat edip, ayak diremede! Yahu ne olur ki, uyma da ona, yola çık, gel!
İşte dedim diyeceğimi! Daha bundan sonra da uğramazsan, senden sorsun hesâbını! A benim nazlım! A benim niyazlım! Sana, “Gözümün nûrudur” diyenin hatırına, yalnızca beş vakit değil, ah keşke, vakitli vakitsiz, çat kapı çık gel! Yetsin artık, küskün durduğun bana…
Hem, beni sakın cehennemle korkutma! Yokluğun zaten yangın! Yokluğun zaten musibet! Cehennemden kurtulayım diye değil! Hem bırak, isteyenine kalsın üstelik cennet!! Çok naz, âşık usandırır derler… “Gafil Ben”in zaten canına minnet… Ne olur, uzatma artık hasreti… Ne olur, insâf ET.

 

Nisan 11, 2007

Kategori: Hatırlanılacaklar — yolcu44 @ 3:42 pm

Ağlayalım..!

Gelin hep beraber ağlayalım..
Hakkını veremeden eda edilen namazlarımıza ağlayalım..
Hakkını veremeden eğilip kalkmalarımıza ve bunlara namaz deyişimize ağlayalım…
Aşıkla mâşuk misali ALLAH(c.c.) ile kulun buluşma noktası olan secdelerimizin ve seccadelerimizin hakkını veremeyişimize ağlayalım..
Günde en az beş defa sunulan af piyangosunu kaçırdığımıza ağlayalım..
Her bir namazda bütün günahlarımızdan arınma fırsatını kaçırdığımıza ağlayalım..
Uykunun kollarında gaflet içinde geçen zamanımıza ağlayalım..
Gaflet ile geçirilen ve boşa giden günlerimize ağlayalım..
Her gün onca hadise karşısında ürpermeyen kalplerimize ağlayalım..
Dünyaları yutsa da doymayan nefislerimize bende oluşumuza ağlayalım

Dua edin icabet edeyim diyen Rahman ve Rahim olan Rabbimize karşı dua etmeyişimize ağlayalım..
İsteyin vereyim diyen Rabbimize karşı sanki hakkında vaadinden dönmesi söz konusuymuş gibi, Ona güvensizliği işmam eder tarzda Ondan kamil iman, tam ihlas ve takva istemeyişimize ağlayalım..

Hiç ölmeyecekmiş gibi, toprak altına girmeyecek ve hesap vermeyecekmiş gibi yaşayışımıza ağlayalım..
Kalbim temiz deyip her türlü fecaati işleyip kendimizi avutmamıza ağlayalım..

Evladımızın bizden, bizim de onlardan kaçacağımız günün gelip çattığı zaman keşkelerin hiçbir faydası olmayacağını bu dünyada anlamadan göçüp gideceğimize ağlayalım..
Her gün gözümüzün önüne serip sergilenen onca ibretlik hadiseler karşısında başımızı devekuşu gibi kuma sokup değişmeyen hakikat olan ölümü kendimizden uzak görüşümüze ağlayalım..
Ölenle ölünmez canım deyip üç gün sonra şen-şakrak şarkılar türküler söyleyip gafletle geçen ömrümüze ağlayalım..
Günahı günah bilmeden ve ona tevbe edemeden günahlarımızı yüklenip huzur-u İlahiye gitme tehlikesinden bîhaber yaşadığımıza ağlayalım..
Dağlar cesametindeki günahlarımızı gördüğümüzde ben bu günahları ne zaman işledim Ya Rab diyeceğimiz o günden bîhaber yaşadığımıza ağlayalım..
Kuran bize yeter deyip sünnete sırtımızı döndüğümüz güne ağlayalım..
Peygamberlerin bile Efendimiz ( sallALLAHu aleyhi vesellem )e ümmet olmayı isteyeceği o gün bu ümmet-i merhûmeden olamama tehlikesi karşısında halimize ağlayalım..
ALLAH(c.c.) dostlarını tenkit edip, Peygamber Efendimiz ( sallALLAHu aleyhi vesellem )i üzdüğümüz için ağlayalım..
Ateşin odunu yiyip bitirmesi gibi bütün hayır ve hasenâtımızı bitiren hasedden ve gıybetten kurtulamayışımıza ağlayalım..
Azdıran zenginlik karşısında günümüzü gün edişimize ağlayalım..
Hayırlısı varken hakkımızda hayırsız olanı istemeye devam etme saygısızlığını gösterdiğimiz için ağlayalım..
Veren de alan da belli iken feryâd ü figân edişimize ağlayalım..
Gülün de dikenin de bağın da bahçevanın da sahibi belliyken onlara sahipmiş gibi davranma saygısızlığından dolayı ağlayalım..
Böylesine muhteşem bir saltanat sahibi karşında cüzî irademize bakıp da ulûhiyet işmam eden hallere girmek küstahlında bulunduğuz için ağlayalım..
Cüzî bir ibadetle ebedi cenneti vaad eden Sultanımıza karşı hak iddia etmek kabalığında bulunmamıza ağlayalım..
Yokluktan varlığı çıkaran ve sonra da ebedi bir hayat vaad eden ve onu verecek olan Rabbimize karşı günde birkaç saat ibadet ve hizmet etmekten kaçışımıza ağlayalım..
Altmış yıllık bir hayatta istikamet üzere yaşamaya mukabil 60 trilyon sene bile yanında bir hiç kalan ebedi bir hayatı vaad eden ALLAH(c.c.)ın sözüne itimat etmezmiş gibi yaşayışımıza ağlayalım..
Bir ayağımız çukura girmişken bile mal mülk peşinde koşmaktan utanmayışımıza ağlayalım..
ALLAH(c.c.) için verin dendiğinde nefsimiz adına verdiğimiz için ağlayalım..
ALLAH(c.c.) var deyip ve fakat sanki yokmuş gibi yaşayışımıza ağlayalım..
Hiç akletmez misiniz, hiç düşünmez misiniz diye ferman eden Kurânın sesine ses vermeyişimize ağlayalım..
ALLAH(c.c.)ım vücudumu o kadar büyüt ki benden başkasına cehennemde yer kalmasın diyenlere mukabil cenneti kendimize cehennemi başkasına layık görüşümüze ve o mübareklere ettiğimiz vefasızlığa ağlayalım…
İyi günde unutup kötü günde hatırladığımız Rabbimize gösterdiğimiz vefasızlığımıza ağlayalım..
İyi-kötü, dinli-dinsiz, said-şaki, müslüman, putperest, hristiyan, mecusi, yahudi demeden, hiç ayırt etmeden her gün hepsine nimetlerini bol bol veren Rabbimize karşı kulluğun ifadesi olan namaz, zekât, oruç, sadaka verme, ALLAH(c.c.)ı zikretme, emr-i bi-l maruf gibi ibadetlerde gönülsüz davranışımıza ağlayalım..
Üç kuruş sadaka ile cenneti satın almış gibi bir havaya girişimize ağlayalım..
Şeytanın bizi ALLAH(c.c.), Rahimdir affeder diye diye kandırıp kulluk vazifelerimizi ihmal ettirme tuzağına düşürmesine ağlayalım..
Gelin hep beraber günahlarımıza ağlayalım..
Ağlayalım ağlanacak halimize güldüğümüze..
Kuruyan göz pınarlarımıza, yaşarmayan gözümüze ağlayalım..
Ve ağlayalım ağlayamadığımız için acınacak halimize..
Gelin hep beraber ağlayalım..
Ağlayamıyorsak bile hiç olmazsa GÜLMEKTEN UTANALIM…